KASABADA HAYAD 1 - 6

KASABADA HAYAD

“Bunlar benim memleket resimlerim,
Şunlar mani, türkü ve öykülerim,
Bak, sana ben neler göstereceğim,
Kıbrıscık’tır yâr benim memleketim.

Koçyiğit Köroğlu ile şahlanır,
Havası sert, insanı mert anılır,
Köyleri yirmi ikidir, sayılır.
Kıbrıscık’tır yâr benim memleketim.

Garadoğan merkez, pazar kurulur.
İnsanlarım candan yürekli olur.
Dingin deryasında huzur bulunur.
Kıbrıscık’tır yâr benim memleketim.

Yazıca’sı köyüm, baba ocağım,
Deveci’si sıcak ana kucağım,
Ata toprağımdır, anlatacağım,
Kıbrıscık’tır yâr benim memleketim.

İki katlı ahşap olur evlerim,
Soğuk serin su akar çeşmelerim,
Yollarına kırma taşlar döşerim.
Kıbrıscık’tır yâr benim memleketim.” — N.B.

Yazıca köyünde, iki katlı ahşap Hayadlı Ev’imiz, benim varlığım ve yaramazlıklarımla çınlarken, soğuk ve karlı bir günde büyük bir acıyla sarsılmıştı. 

Tombakların Ziya Emmi’nin saman yüklü arabasıyla Gaza’ya giderlerken, arabayı kullanan acemi şoför Cavit, koca kamyonla yokuşu dönüp düze çıkamamış, Karacaören bayırın yanındaki iki evin oradan Cuma Deresi’nin soğuk sularına kadar yuvarlanmış. Bu kazada; Cavit arabadan atlayıp kendini kurtarmış, Şoför mahalindeki Ziya emmi ile eşi Fadime gelnaba da kamyonla birlikte yuvarlanıp ölmüşler, Orman kanununun yasaklarına aykırı hareketinden dolayı cezaevinde olan kocası Hassün enişteyi ziyaret için, küçük oğlu ile kamyonun üstünde seyahat eden Fadime halam, kamyonun ilk taklasında savrulmuşlar. Taşlara kafasını çarpan halam beyin kanamasından hayatını kaybetmiş. Oğlu Şahap abim ise geçirdiği bir dizi ameliyatın ardından hayata tutunabilmişti.

Bu acının izleri henüz silinmemişken, benim doğumumun ikinci yılının dolmasına birkaç ay kala, Hayadlı Ev’imiz bir büyük acıyı daha yaşamıştı.

Halamın ölümünden yaklaşık bir yıl sonra, tüm aile akşam yemeği için toplanmışken, sofranın etrafında, en çok da dedemin sofra başında olmasının sevinciyle koştururken, beni çok seven İzzet dedem kalp krizi geçirerek olduğu yerde arkasına devrilmiş, hayatını kaybetmişti. Dedemin yokluğu benim için tarifsiz bir sarsıntı olmuştu.

Uzun süre dama inip beyaz atımızın yanına gider, dedemin ata binmesini, beni de her zamanki gibi kucağına almasını istediğimi anlatırdı büyüklerim. Çünkü dedem nereye gitse, ata bindiğinde kucağına alır, gittiği yerlere beni de götürürdü.

O günlere dair yalnızca puslu görüntülerdi aklımda kalanlar. Bu anlar, büyüklerimin defalarca dile getirişleriyle benim de gerçeğim olmuştu. Onların anlattıklarıyla şekillenen o sessiz bekleyişlerim, damdaki beyaz atımızın yanında dedemi arayan çocukluğum; aslında Hayadlı Ev’deki o büyük boşluğun ilk somut izleriydi.

Peş peşe yaşanan bu acılar, Hayadlı Ev’in tüm neşesini söndürmüştü. Öyle ki Mediha halamın, İzzet dedemin ölümünden kısa bir süre sonra Hacıgilin Üssün enişte ile yaptığı evliliğe bile sevinilememişti.

Üst üste gelen kayıpların hüznü, evde atılan her adımda hissediliyor, her köşede derin bir sessizlikle yankılanıyordu.

Dedemi arayıpta bulamayışım, beni iyice durgunlaştırmış, oyunlarıma da yansımıştı. Çoğu zaman evdeysem Şeref abimle oynuyor, eve gelen akraba ve komşu çocuklar olursa onlara eşlik ediyordum. Evde çocuk yoksa sokaklara fazla çıkmıyor, beyaz atımız evde olduğunda dama iniyor, dedemden kalan o kadim nöbeti devralmışçasına onun yanından saatlerce ayrılmıyordum.

Büyüklerim beni evde görmedikleri zaman bilirlerdi ki beyaz atımızın yanındaydım. Beni almaya sadece dört kişi gelebilirdi: Hava ebem, Akıllı dedem, Muzaffer emmim ve babam. Başkası geldiğinde beyaz atımız, emanetine sahip çıkan koruyucu gibi, gelen yabancıdan sakınan bir tutumla, beni burnuyla uzak bir köşeye sürükler, huylanır, gelene çifte atmaya çalışırdı. Bu dört kişiden biri geldiğinde ise başıyla beni onlara doğru, incitmekten korkan biri gibi yavaşça iterdi.

Dedemden sonra öylesine ıssızlaşmışım ki, komşu dedelere gösterdiğim sevgi bile bir dayanak arayışı gibi sahici olmuştu. Bunlardan biri, karanlıktaki aydınlığı, sıcaklığı ve sevecenliği bulmuş yavru kuzu misali, komşularımızdan Deligillerin Ali dedeye “Aydede” diyerek gösterdiğim yakınlıktı. Bu yakınlık, kendimi bildiğim yaşlara kadar devam etse de dedemin yokluğunun yarattığı boşluk, o dönemlerde çekilen fotoğraflarda da açıkça görülebiliyordu; gözlerim bir şeylere küsmüş, hep yere, toprağa bakar şekildeydi.

Bu yalnızlığım, babamın Kıbrıscık Orman İşletmesinde kâtip-mutemet olarak çalışmaya başlamasına kadar devam etti. Kasabaya yerleşmemizle birlikte her şeyimizle yeni bir evreye girecektik. Zaman bizleri nelerle karşılaştıracaktı acaba?

Köyümüzden sadece on iki kilometre uzaktaydık; yürüyerek gidilebilecek kadar yakın ama yaşamımız artık o eski köy hayatından ayrılıyor, bambaşka bir yöne çevriliyordu. Ben ve ailem için alışılmışın dışındaki bu yeni yaşam, bu göçten sonra başlayacaktı.

Dedem ölmeden önce babamın kamu işine gireceği haberi gelmişti. Ankara’dan göreve başlaması için atanma izni ya da yazısının gelmesi bekleniyordu. İzzet dedemle Hava ebem, evin tek oğlu olan babamın, devlet kapısında işe başlayacak olmasını —evdeki ve köydeki herkes gibi— köyün çileli yaşamından kurtuluş olarak görüyorlardı. İzzet dedemin bunu göremeyişi, Hava ebemin yüreğinde sönmeyen bir kor olarak yıllarca kaldı.

Hava ebem, hayvanlarla birlikte yaylada olduğu için, köyün işleri; ekin biçme, harmana taşıma, düven sürme, harman savurma, samanları samanlığa, ekin ve arpaları ambara taşıma, değirmene ekin götürüp un getirme işlerinin hepsi hamile olan anama kalmıştı. Çünkü dedemin ölümünden kısa bir süre sonra işletmede işe başlayan babam, yalnızca hafta sonları —cumartesi öğleden sonra, pazar tüm gün— yardımcı olabiliyordu.

Ablam hem bana bakıyor hem anama yardım ediyordu. Su taşıyor, bulaşık yıkıyor, sofrayı kurup kaldırıyordu. Abim ise yaylada, Hava ebemin yanındaydı.

Köydeki tarla ve harman işleri bittikten sonra taşınmaya karar vermişti babam. Bir ev bulmuş hafta içi orada kalıyordu.

Köyden ayrılık zamanı geldiğinde, Hayadlı Ev’imizin küçük odasındaki tüm eşyalarımız, işletmenin pikabının kasasını doldurmayacak kadar azdı: Bir somya, üstünde üç tane içi saman dolu arkalık minderleri; büyüklerin kullanacağı bir, çocukların kullanacağı iki yatak ile yorgan ve yastıklar; annemle babamın, ablamın, abimin ve benim giysilerimiz; birkaç kap kacak, çanak çömlek, kaşık, çatal, bıçak ve birkaç su kabı...

Kasabada oturacağımız ev de, Hayadlı Ev’imizdeki tüm eşyalarımızı alacak kadardı. Göç ettiğimiz kasabada yaşamımızın süreceği yer: Halillerin Muharrem’in evinin giriş katında, köyümüzdeki küçük odamız gibi tek göz odaydı.

Yayla göçünden sonra abimin bize katıldığı bu eve Muharrem Dayı’nın Evi diyorduk ama aslında “Satıların Evi” demek daha doğru olacaktı. Muharrem Dayı’nın karısının, en büyük kızının ve oğlu Hidayet’i evlendirdiği Nadaslı gelininin adı da Satı’ydı. Kasabalılar “Satıların Evi” demezler, bu yörede söylendiği gibi, aile reisinin adıyla “Muharremlerin Evi” derlerdi buraya.

Evdeki sohbetlerde “Satı” sözcüğü kullanıldığında, hangi Satı’dan bahsedildiğini anlamam için konuşmaların devamına kulak misafiri olmam gerekirdi.

Bu ev; köyümüzde alıştığımız dünyanın dışında bir evdi. Dedemi ve beyaz atını özlemle arayan meraklı bakışlarım, kapalı bir avlunun içindeki eve ve onun giriş katındaki tek göz odasına hapsolmuştu. Daha ilk günden her şeyi anlamaya, keşfetmeye hevesli dünyam; bu avlunun dışındaki dünyayı tanımam gerektiğini beynime yerleştirmişti.

Bizim gelmemizle birlikte iyice kalabalıklaşan ahşap evde, bir çocuğun vakit geçirmesi hiç zor ve sıkıcı değildi.

Bu evin önünde, batısındaki büyük ahşap kapıdan içeri adım atıldığında; fazla geniş olmayan, çam ve meşe kokulu, odunların yığılı olduğu sundurmalı bir avluya girilirdi. Kuşkondusu ile üç katlı olan evin iki basamaklı taş merdiveni de bu avludaydı. Giriş katının sağındaki oda yaşam alanımızdı.

Köy evimizdeki gibi; banyo, yiyecek-içecek, tabak-çanak, çamaşır dolapları ile yüklük vardı. Dolapları ayıran —şimdilerde şömine denen— ocak; yemek pişirme, su ısıtmak için odanın ortasındaki soba ile birlikte en çok kullanılandı. Tuvalet ise on iki basamaklı merdivenle çıkılan, orta kat hayadının tam karşısındaki abdestliğin solundaydı.

Tüm ev halkının ortak kullandığı tek tuvalet, sabah yoğunluğunda en çok beni zor duruma düşürmüştü. İçeride birileri varken; çabuk çıkması için bağırıp çağırdıktan sonra bekletilirsem altıma kaçırdığımı hatırlarım. Bu davranışım, biraz da ilgi çekmeye yönelik olsa gerekti. Gün doğmadan kalkmaya alışkın ve benden sonraki kardeşime hamile olan anam; ona fazladan iş çıkarsam da beni dövmezdi.

Okullar henüz açılmadığı için ablam ev işlerinde anama yardım ederdi. Okulların açılması ile ilgili konuşmalar eksik olmazdı evde. Anam gösterdiği yerleri sökerken, köyde giydikleri önlükleri burada da giyeceklerdi. Yeni kitaplarla ilgili hazırlıkları babamla abim yapıyorlardı. Önlüklerdeki düzeltmeler bitip denemek için giydiklerinde, ikisinin önlüğü de siyahtı. Köyde de giydikleri beyaz yakalı siyah önlükler, onları bir başka dünyanın insanı yapmıştı sanki. Abimin beyaz yakasının kenarları yuvarlak, ablamınkinin uçları sivriydi. Birininki pantolon ceplerinin hizasına, ötekininki dizlerinin altına kadardı. Toplayıp dolabın en üstüne özenle koydular.

Ablam abimden iki yaş büyüktü. Benim doğduğum sene, bir yaş geç okula başlamış; bana bakıp anama yardım etmek zorunda kalınca derslerini düzenli devam edememiş, sınıf tekrarı yapmıştı. Kasabada aynı sınıftan okula devam edeceklerdi.

En büyük değişiklik ise babamdaydı. Sabah namazını evde kılar, yüzünü büyük gösteren aynayı pencere önüne koyar, günlük sakal tıraşını olur, kısa kesilmiş saçını mutlaka tarardı. Kahvaltıdan sonra açık renk gömleğinin üstüne hep ütülü olan takım elbisesini, koyu renk çoraplarını, her daim boyalı ve parlak siyah iskarpinlerini giyer, işe giderdi. Kravat takar, gömlek ve elbise ile uyum sağlamasına özen gösterirdi. Terzi Ali’ye özel olarak diktirdiği kravatları, giydiği takımla daima aynı renkte olurdu. Köyde devamlı giydiği kasketi ise işe giderken hiç giymezdi.

Yedi yaş küçük yazıldığı için askere geç gitmişti. Dönem tertiplerinden bir hayli büyük olduğu için komutanı ile samimi bir arkadaşlık kurmuştu. Askerliğini şubede yazıcı ve çavuş olarak yaptığından, orada edindiği alışkanlık ve disiplinle hareket ederdi.

Kasabadaki hayat; ahşap yapılı sıralı dükkânları, Perşembe günleri kurulan pazarı olsa da köyümüzdeki yaşamdan pek farklı değildi. Her gün sabah akşam davarların çıngırak sesleri, sığırların böğürtüleri, kuzuların melemeleri, köpek havlamaları; horozların ötüşü ile kuş cıvıltıları hiç eksik olmazdı.

İlçe olduktan sonra yapılan binaların dışında, altmış civarındaki ahşap evleriyle köyümüzden küçüktü kasaba —Yazıca köyümüz o yıllarda yüz yirminin üstünde ev ile yörenin en büyük köyüydü— ama yaşam biçimiyle yenilenen bir köy görünümündeydi.

Uzun yıllar nahiye merkezi olmanın sağladığı bazı artılar, bir çocuk gözüyle görülebilecek kadar belirgindi. Pek çok sokak, motorlu taşıtların geçebileceği genişlikte ve taş döşeliydi. (Köyümüzün ortasında, arabaların geçtiği yol da taş döşeliydi.)

Ahşap evlerin çoğunda sundurmalı ahşap avlular vardı. Her evin, köyümüzde olduğu gibi, kendine özgü mimariye sahipti. Evlerde çeşme yoktu. Dört beş yerde sokak çeşmesi, yakın mesafeden su taşınmasını olanaklı kılardı. Anam, “Hanımlar Çeşmesi” adı verilen ve oturduğumuz eve iki yüz üç yüz metre uzaklıktaki bu çeşmeden su taşırdı. Çeşmeler köyümüzdeki gibi devamlı akmıyordu. Her birine açılıp kapanan, yeni binalarda kullanılan musluklar takılmıştı. Önlerindeki oluklar, hayvanların su içebilmeleri için her zaman dolu olurdu.

Ahşap evlerin tamamına yakında, on beş yirmiden başlayıp beş altı yüzlere varan küçükbaş ile birkaç büyükbaş hayvan beslenirdi. Bizim köyde ve çevre köylerde olduğu gibi kasaba insanlarının da temel geçim kaynağı hayvancılıktı.

Dedem ve beyaz atımız yoktu kasabada. Alışık olduğum hayvanların sesi kulaklarımda yankılanıyordu ama benim için bir başka şey daha eksikti. Köy evimizde beş vakit çınlayan; babamın ya da Muzaffer emmimin okuduğu ezan sesi çok az duyuluyor ya da hiç duyulmuyordu. Kimin okuduğunu ayırt etmek güçtü; babamla emmimin sesi değildi. Ya cami neredeydi peki?

Aramaya çıksam anam izin verir miydi? Kendisi ya da büyüklerden biri benimle gelir miydi? Kendim gitsem bulabilir miydim? Ya kaybolursam?

Ben, babamın köyümüzdeki gibi camiye gidip çalıştığını düşlüyordum. Ama babam her sabah gidip akşam eve geliyordu. Ezanlar okunuyor, namazlarını evde kılıyordu. Hep işletmeden bahsediliyordu. Aklıma takılan da buydu: Babam nerede çalışıyordu? Nereye gittiğini, hangi yollardan geçtiğini bilmiyordum. Köyde pencereden bakınca gördüklerimi burada görmüyordum.

Ablam ile abimin evde oluşları, sokaklara olan ilgimi azaltmış, çoğunlukla evde vakit geçirir olmuştum. Muharrem Dayı’nın Gülsen’le de oyunlarımız ortaktı. Güzel havalarda taş merdivenden inip avluda oynuyordum.

Avluda oynadığım bir zaman, ablam suya, abim de çarşıda bir yerlere gitmişti. Anam ve diğerleri evdeydiler. Avlu kapısı açık kalmıştı. Dışarı baktığımda dar yaya yolunun hemen yanında kocaman bir ev, onun ötesinde seslerini duyduğum arabaların geçtiği yol vardı. Yola kadar çıktım. İhtiyar bir dede kimin oğlu olduğumu, ne yapmak istediğimi sordu. Hafızın oğlu olduğumu, babamın yanına gitmek istediğimi söyledim. Aslında aklımda yoktu böyle bir düşünce. “Ben de oraya gidiyorum,” deyip elimden tuttu.

Bir evin köşesinden döndüğümüzde epey aşağıdaki camiyi gördüm. “Tamam,” dedim, “babam buradadır.” diye düşünürken ezan okunmaya başlandı. Şimdi daha iyi duyuluyordu ama ses ne babamın ne de Muzaffer emmimin sesine benzemiyordu. Yanımdaki dedeye bu sesin sahibini sorduğumda “müezzin” demişti.

Bir taraftan yabancı sesin merakı, bir taraftan da babamı göreceğim umuduyla beni tanımayan bu ihtiyarla camiye kadar geldik. O içeri girerken “Oğlum, ben hafızım, sen kimsin?” diyen bir adam geldi. “Benim babam da hafız, burada olmalı,” dediğimde tekrar kimin oğlu olduğumu sordu. Hassun’un oğlu olduğumu söyleyince beni içeri aldı. “Burada otur, namaz bitince ben seni babana götüreyim.” diye tembihledi.

Nereye gidebilirdim ki, çaresiz oturacaktım. Namaz kılınırken düşünüyordum; bu adam gerçekten babamı tanıyor muydu? Namazdan sonra yanıma geldi. Benimle konuşurken camidekiler de bizi dinliyorlardı. İşte o zaman kimin oğlu olduğumu öğrendim: Namıdiğer Kör Hafızın oğluydum. Hemen herkes babamı tanıyordu. Her gün tıraşlı, takım elbiseli, kravatlı ve iskarpinli işe giden babamla gurur duydum.

O amca elimden tutup uzun bir yürüyüşten sonra beni büyük bir binaya götürdü. Muharrem Dayı’nın evindeki merdivenlere benzemeyen çok sayıda merdiven çıktık. Her iki yanımda bir sürü oda vardı, pek çok insanın sesi duyuluyordu. Kimi odalardan güzel kokular, bazılarından sigara dumanı geliyordu.

Bir odaya girdik, babam yoktu. Dışarıda pek çok ayak sesi duyuluyordu. Bir süre bekledik. O amca çıkacakken kapı sertçe açıldı, babam hiddetle içeri girdi. Tam elini kaldırıp vuracaktı ki amca araya girip nerede olduğumu, nasıl ve niye gittiğimi anlattı. Kendisini merak edip aradığımı anlayınca babam sakinleşti, rahatladı.

Meğer öğlen işten eve vardığında benim olmadığımı görünce aramaya çıkmışlar. Kasaba sokaklarında beni aramışlar; gördükleri herkese sormuşlar. Kimse görmemiş, kimseden olumlu yanıt alamayınca babam anamla, ablam ve abime birer ikişer vurmuş, evdeki diğerlerine de bir güzel fırça çekmiş. Kimse öğle yemeğini yememiş.

Babam sinirini atınca o amcaya ve bana çay söyledi. Kendisi de çay içerken önümüze bisküvi koydu. O amca ile uzun zamandır tanışıyorlarmış; bazı okuma işlerine beraber katılmışlar. Ama o amca kimdi, adını hiç anlayamadım. Bana bir sürü tembihte bulundular.

Eve haber salınmış, ablam gelip beni alana kadar babamın yanında oturacaktım. Babam önündeki bir kutuya vuruyor, “tak tak” ses çıkarıyordu. Yandaki çubuğu çekip çevirince “şırak şırak” diye sesler çıkıyor, kalemi alıp önündeki kocaman bir kâğıda bir şeyler yazıyor, kutunun iki yanına dokununca “cırt cırt” diye sesler çıkıyordu. Bir taraftan da o amca ile sohbet ediyorlardı. O zaman gördüm babamın peş peşe sigara içişini.

Ablam gelince beni teslim ettiler. Eve geldiğimizde anam bir köşede sessizce oturuyordu. Ablam, amca ile babamın anlattıklarını anama aktarınca anam beni kucaklayıp yanına oturttu. Hiçbir şey söylemeden uzun bir süre oturduk. Bir yanda heyecan, diğer yanda korku… Gözlerim kendiliğinden kapanmış. Uyandığımda babam ve abim eve gelmişler; Muharrem Dayı ve Satı gelinle sohbet ediyorlardı.

O günden sonra, işletmenin lojmanına taşınana kadar anam beni hiç yalnız bırakmadı ama yaramazlıklarıma da engel olamadı.

“Lojman” kelimesi evdeki konuşmalarda hiç eksik olmuyordu. Bir de anam, ablam ya da abim olmadan avludan dışarı çıkmayacaktım.

Ilık ama sert ve ne taraftan estiği belli olmayan rüzgâr, dışarıdaki yaprakların hışırtılarını avlunun içine taşıyordu. Avlu kapısı kapalıydı ama tahtaların vuruşma sesleri kulakları rahatsız edecek kadar güçlüydü.

Avludaydım. Muharrem Dayı’nın torunu Gülsen, merdivenin taşlarına oturmuş bana bakıyordu.

Nereden geldiğini anlamadığım güçlü bir çığlık duyuldu:
“Yangın! Yazıca! Evler yanıyor!”

Dışarıdaki bağırmalar, koşan insanların ayak seslerine karışıyordu. Bağırmaların artmasıyla birlikte evde de bir çığlık koptu. Ablam avlu kapısından fırladı, ardından anam evden çıkıp yanıma geldi. Elimden tuttu. Avludan dışarı çıktık. Arkamızdan evdekiler de çıkmıştı. Bir o tarafa bir bu tarafa koşturuyorduk. Bağırıp çığlık atan insanlarla birlikte. Sokaktaki herkes bir yerlere koşuyordu. Kimin nereye koştuğu anlaşılmıyordu.

Abim ortalıkta yoktu. Anam bir şeyler arıyor ama bulamıyordu. Yoldan arabalar geçmeye başlayınca babamın sesi duyuldu:
“Hava! Siz buradan ayrılmayın! Yola da çıkmayın!” diye bağırıyordu, yanımızdan geçip hızla uzaklaşan arabanın üstünden.

Anam sımsıkı tuttuğu elimi daha da sıkı tutuyor, bırakmıyordu. Arabanın peşinden ilerleyerek, bir evin köşesini dönüp uzaklara bakan kalabalığın yanına geldik. Uzaklardan, sağa sola savrulan yoğun bir duman yükseliyordu havaya. Burnuma gelen duman kokusu oradan mı geliyordu? Gözlerim herkes gibi yükselip alçalan dumanlara bakıyordu. Çok uzaklardaki dumana doğru koşan insanlara yenileri katılıyordu. Bazılarının elinde de ucuna bir şeyler takılmış sopalar vardı. Ne olduklarını seçemiyordum.

Kalabalık gittikçe artıyor, yeni gelen herkes bir şeyler söylüyor; kalabalıkta oflamalar, vah sesleri, “tüh tüh” demeler eksik olmuyordu.

Elimi bırakmayan anam, bir taşın üstüne oturmuş; havada uçan kuşların olduğu, dumanların alçalıp yükseldiği o taraftan gözünü ayırmıyordu. Beni kucağıha bastırıp dumanlardan tarafa bakıyordu.

Hiç koruşmuyordu anam. Yüzüne baktığımda başımı okşuyordu. Zaman ilerledikçe anama biraz daha yaslandım. Dumanlar azalana kadar oradan ayrılmadık. Gidenlerden dönenler “Eyşilerin İbrahim Emmi’nin evi”, “Hava Gelnaba”, “on yedi ev”, “güvercinler”, “itfaiye”, “rüzgâr” diyor; anam hepsini dinliyor, “geçmiş olsun” diyenlere “sağ ol” diyordu. Gelenler arttıkça kalabalık azalmaya başladı. Anamla eve döndük.

Yorulmuştum. Bir köşeye oturunca anam önce tuvalete götürdü, sonra karnımı doyurdu. Gözlerim kapanırken, anamla benden başka kimse yoktu odada.

Uyandığımda pencereden güneş ışığı odaya vurmuş, keskin bir is ve sabun kokusu odayı kaplamıştı. Anam çamaşır yıkıyor; babam, ablam, abim evde yoklardı. Çantaları da görünmüyordu.

Anam karnımı doyururken, avlu kapısının açılma sesi duyuldu. Evin kapısının ardından odamızın kapısı açıldı. Babam, ablam, abim girdiler içeriye. İşe gittiği elbiselere benzer giyinmişti. Anama dönüp “Kayıtlarını yaptırdım. İki gün sonra okullar açılacak,” dediğinde anam “Bir şeyler yiyecek misin?” diye sordu. “Şimdi işe gideceğim. Öğlen gelince yerim,” deyip kapıya yönelmeden, ablam ile abime “Defterlerinizi, kitaplarınızı kaplayın,” deyip çıktı.

Ablamla abim çantaları kenara bıraktılar. Abimin çantası değişmişti. Rengi kahverengiydi. “Çıt” sesiyle kapanan kapağı vardı. Ablamın çantası renkli, çiçekli, ağzı açık, uzun bir ipi vardı.

Babam çıkarken bana hiçbir şey söylememiş, sadece gözlerime bakmıştı.

Ablam anama “Ana, evin içi is kokuyor.” dedi. “Camı açıver,” dedi anam. Ablam camı açtıktan sonra kitaplarını, defterlerini çıkardılar. Evdeki gazete kâğıtlarını yanlarına koydular. Bir de bıçak buldular. Bir gazeteyi kestiler. Kitabın birini onun üstüne koyup gazetenin dışarıda kalan yerlerini içeri kıvırdılar.

Yemeğimi bitirince yanlarına oturdum. Dikkatle izledim. Gazete ile kapatma işi biten her kitaba, abim diline götürüp yaladığı küçük bir kâğıdı yapıştırıyordu. Hepsini bitirdikten sonra bir kalemi alıp diliyle ısladı. Küçük beyaz kâğıtların üstüne bir şeyler yazdı. Diliyle dudakları mavi olmuştu. Çok komik olmuştu. Ben gülünce kızdı ama kalkıp ağzını yıkadı. Ama ağzındaki boya tam çıkmadı.

İşleri bitince çantalarını yüklük dolabına kaldırdılar. Bana da “Dokunma,” diye tembihte bulundular.

Anam çamaşır yıkamayı bırakıp arkaya yaslanınca, ablam “Ana, ben yıkayayım,” dedi. “Sen iki odun getir, sobaya at.” Ablam söylenenleri yaparken ben de kalktım. Ablamı izliyordum. Avluya çıktı. Birkaç odun aldı. Sobaya attı.

Oda ısınmaya başlayınca “Kazanı koy, sonra suya git,” dedi. Ablam ibrikleri getirip sobanın üstündeki kazana su koydu. İbrikleri alıp gidecekken abim “Bunları ben taşıyayım,” dedi. Ablamın elinden aldı. Ablam kendine başka kaplar buldu. Onlar yola çıkmadan “Ben de geleyim,” deyince anam “Kardeşini de götür, göz kulak ol,” dedi.

Onlardan önce odadan çıktım. Kara lastiklerimi giydim. Babam yeni almıştı lastiklerimi. Su geçirmiyor, çoraplarım ıslanmıyordu. Benimkinin daha büyüğü abimin ayağında vardı. Ablamın ayağında da kırmızı lastik vardı.

Ablamın elinden tutarak kenarında su akan dar yoldan ilerledik. Evin birinin yanından dönünce bir teyze, beni göstererek “Evden kaçan bu muydu? Pek de küçükmüş,” diye ablama takılıyordu. Ablam başını sallayıp yola devam etti.

Abime yetiştiğimizde çeşmenin başına varmıştık. Çeşmeye çıkıp su içmek istedim. Ablam izin vermedi. İbriklerden birine az su doldurup içirdi. Abim önce doldurup gitti. Ablam sonra doldurdu. Onlar su doldururken ben az ötelerde oyun oynayan çocuklara bakıyordum. Ablamın işi bitince ibrikten tutarak onunla eve geldik.

Anam çamaşırları bitirmiş, ocakta yemek yapıyordu. Ablama “Çamaşırları ipe asıver,” dedi. Ablam çamaşırları asarken ben de avluda oyuna daldım. Bir sopa buldum. İki bacağımın arasına koyup “dah dah” diye koşmaya çalışıyordum. Babam avlu kapısından girince “Oğlum, atımızı mı özledin?” deyince, başımı sallayıp “He buva,” dedim. “Köye gidince seni bindireyim,” sözünü duyunca sopayı bırakıp sevinçle bacaklarına sarıldım. Kucağına aldı, birlikte içeri girdik.

Hazır sofraya otururken babam, “Anası, oğlum atımıza binmeyi özlemiş.” dedi. “Bu kargaşanın içinde, şimdi köye gidilmez ki.” “Zaten şimdi gitmeyeceğiz, gidince binecek paşam.” dedi babam. Yemekler sessizce yendi.

Önce babam sofradan kalktı, somyaya çıkıp camın yanına oturdu. Bir sigara yaktı. Yanına oturdum, beni kendine çekti. Hep dışarıya, avluya bakıyordu. Sigarasını ağzına götürdükten sonra dumanı havaya üflüyordu. Benimle de konuşmuyordu. Bazen odaya göz gezdirirken başımı okşuyor, sırtımı sıvazlıyordu.

Anam da sofradan çekilmiş, elleri karnının üstünde, duvara yaslanıp oturduğu minderden babamı izliyordu. Abim anamın yanında, elindeki kitaba bakıyordu. Sadece ablam ayaktaydı. Sofrayı kaldırıyor, odaya girip çıkıyordu. Ablam ocağın yanında iple toplanmış ot süpürgeyle yerleri süpürdü.

Babam sigarasını bitirince abim, kül tablasındakileri kapağını açtığı sobanın içine döktü. Bir süre sırtımı sıvazlayıp kolundaki saate baktı. Anama dönerek, “Takımı yıkadın mı?” diye sordu. “Zele ipe astı, iyice yellenmiştir.” dedi. Babam abime dönüp, “Anan bir askı versin. Takımı, gömleği, kravatı al. Gökçenin evinin oradaki Baki emmine götür, İsmail emmine ver, ütüleyiversinler.” dedi. Babam çıkmak üzereyken, “Buva, beraber gidelim.” dedi abim.

Anamın kalkmasına fırsat vermeyen ablam ahşap bir askı buldu. Avluya çıkıp babamın dediklerini toplarken abim de ona yardım ediyordu. Babamla pencereden onları izledik. İşleri bitince içeri girdiler. “Önlük ve yakalarınızı da koy, kızım.” dedi babam. Ablam okul çantasını boşaltıp önlük ve yakaları koydu. “Hadi çıkalım.” derken ablam, “Buva, ben anamın yanında kalayım.” dedi. Babam anamın yüzüne bakıp, “Tamam kızım.” dedi.

“Buva, ben de geleyim.” diye atılınca abim, “Sen evde kal.” dedi. Babam abime dönerek, “Kaçıp benim yanıma getirdiklerinden beri evden çıkmadı. Bizimle gelsin. Yanından ayrılmasın. Göz kulak ol. Yaramazlık yaparsa bana söyle.” dedi.

Hep birlikte çıktık. Babam bir eliyle askıyı taşıyor, diğeriyle benim elimi tutuyordu. Sağlı sollu birbirine bitişik evlerin olduğu yolda ilerlerken değişik kokular burnuma geliyordu. Birinin önünden geçerken ayağımdaki lastiğin kokusuna benzer bir koku geldi burnuma. Binaların önündeki adamlarla çok kısa konuşuyordu babam. Ama hiçbirine girmedik. Kapıları açık olsa da binaların içleri karanlıktı. Hiçbir şey görünmüyordu.

Biraz daha yürüdükten sonra, birkaç camlı kapının yan yana olduğu bir binanın önüne geldik. Birinden içeri girdiğimizde, “Hoş geldin Hafız abi.” dedi şişman bir adam. Babam “Hoş bulduk.” derken bir diğeri, “Hassün abi hoş geldin.” deyip babamın ve abimin elindekileri aldı. Kocaman bir masanın üstüne koydu. “Buyur, otur abi.” diye yer gösterseler de babam, “Ben geç kalmayayım. İstihkaklar yapılmayı bekliyor. Çocuklar otursun. Ütü işi bitince eve gönderirsiniz.” deyip çıktı. Abimle ben, babamın çalıştığı yerde gördüğüm ayaklı oturaklara oturduk. Arkamıza yaslanıp içeride olan biteni seyretmeye başladık.

Abim “Baki emmi, İsmail emmi.” diyordu buradaki adamlara. Ben köyümüzden Muzaffer emmimi biliyordum. Bir de adını bilmediğim yeşil elbiseli, kasketli bir adam daha vardı. Bu kasket babamın köyde giydiği kaskete benzemiyordu. Bu emmiler kimdi acaba?

Adı Baki emmi olan, “Niye evden kaçtın?” dedi sevecen bir sesle bana. Evdekilerin kaçtığımı sandıkları, camiye gittiğim günle ilgili konuşmalar aklıma geldi. “Ben kaçmadım ki, bir dede ile babamı bulmaya gittik.” dedim. “Baban camide çalışmıyor ki.” diye ekledi. “Babam köyde her gün camiye gidiyordu ama.” dedim. Hepsi birden gülüştüler. “Camdan bakınca hep görüyordum!” diye bağırdım. Biri abime, “Yeğen, bu çokbilmiş, buna dikkat et.” dedi.

Baki emmi elindeki yeşil ceketi adama giydirdi. Adam ceketi giyip “Sağ ol.” dedi. Cebinden para çıkarıp uzattı. Baki emmi adamın elini itip, “İstemez, güle güle giy.” dedi. Adam anlamadığım bir şeyler daha söyledi, sonra çıkıp gitti.

Bunlar olurken ben dükkânın içini inceliyordum. Burada bir sürü ceket, pantolon duvarlardaki çivilere asılmıştı. Evlerdeki dolapların içi gibi bir sürü sergen vardı ama kapakları yoktu. Hem de üstlerinde ceket ve pantolonlara benzer çaputlar vardı. Bunlar sarılmış ve üst üste düzgünce dizilmişti. İçeride daha önce hiç fark etmediğim bir koku vardı. Sergenlerdekileri göstererek, “Bunlar ne?” dedim. “Kumaş.” diye karşılık verdi, adı İsmail emmi olan. Ne işe yarar diye sormadım. Bu çaputlar ceket ve pantolon yapılıyordu burada. Birinin rengi babamın takımına çok benziyordu.

Yeşil elbiseli adam da gittikten sonra Baki emmi, üstünde kocaman demir olan bir masanın arkasına oturdu. Masanın yanını göstererek abime seslendi. “Sandalyeyi şöyle çek de iki laf edelim.” dedi. Abim oturaktan kalkıp masanın yanına götürüp oturdu. Demek bu oturakların adı “sandalyeydi.”

Baki emmi önündeki kumaş parçalarını alıp masanın üstünde düzeltti. Bir eliyle onları tutarken öteki eliyle yuvarlak demiri çevirdi. Gürültülü tıkırtı sesleri çıkmaya başlayınca kumaşlar ileri doğru kayıyordu. Baki emmi aşağıdaki demire koyduğu ayaklarını oynattıkça demir aletin ucundaki iğne kumaşlara batıp çıkıyordu. Bunun ne olduğunu abime sordum, “Dikiş makinası.” dedi abim. Baki emmi abimle konuşurken ben, ayaklar oynatıldıkça “tıkır tıkır” sesi çıkaran bu makinanın nasıl çalıştığına, ne yaptığına bakıyordum.

Adı İsmail emmi olan, bizim getirdiklerimizi büyük masaya koyduktan sonra yerinden hiç kalkmamış, elindeki iğne ile dizine koyduğu cekete düğmeler dikiyordu. İşi bitince ceketi büyük masanın üstüne koydu. Masanın duvara yakın köşesindeki tahta saplı demir kutuyu dışarı çıkarıp kapının biraz ilerisinde toprağa koydu. İçeri girip arkadan küçük kürekle kömürlerden aldı. Bir elinde de kulbundan tuttuğu boru vardı. Dışarı çıktı, ben de peşinden. Abim, “İçeri gel.” dedi. “Buradayım, abi!” dedim, kapının hemen yanında durdum. İsmail emmiyi seyretmeye başladım.

Demir kutunun sapını tutup kaldırdı. Kömürleri içine döküp öteki elindeki boruyu kömürlerin üstüne koydu. Tekrar içeri girip elinde bir şişe ile çıktı. Şişenin kapağını açıp kömürlere suya benzer bir şey döktü. Lambalara konan gaz kokusu geldi burnuma. Cebinden kibrit çıkarıp birini yaktı. Kömürlerin üstüne atınca ateş birden parladı. Birkaç adım çekildim. “Korktun mu?” deyince, “He.” deyip ekledim: “Bu ne?” dedim. “Ütü.” “Ne işe yarar?” dediğimde, “Ne işe yaradığını buradaki işimiz bitince içeride göstereyim.” dedi. Kömürler yanarken borudan duman çıkıyordu.

Bir süre sonra kara kömürler kıpkırmızı oldu. Üstündeki boruyu eliyle devirip tahta sapından tutarak kapattı. Mandalı küreğin ucu ile sertçe çevirdi. Elindeki bezle sapından tutup içeri girdi. Ben de peşinden. Bütün dikkatim “ütü” denen bu demir kutudaydı. Ütü ile ne yapacaktı acaba? Masanın köşesindeki demire koydu.

Abimle Baki emmi makinanın başında konuşurken ben öteki sandalyeyi masanın yanına çekip üstüne çıktım. İsmail emmi az önce düğme diktiği ceketi masanın üstüne yatırdı. Beyaza yakın bir bezi üstüne serdi. Bir tastan biraz su alıp beze serpti. Ütü dediği demir kutuyu bezin üstünde ileri geri gezdirmeye başladı. “Cozz” diye seslerle birlikte duman da çıkıyordu. Arada bir benimle konuşuyordu. “Sen nerelisin?” diye sordu. “Yazıcalıyım.” deyince, “Yaa?” diye şaşırmış gibi bana baktı. “Tabii ya, hem de Kör Hafız’ın oğluyum. İzzet dedem vardı. Beyaz atımız şimdi köyde. Buvamla gidince beni bindirecek.” diye cevaplar veriyordum sorularına. Tebessüm ediyordu hep. Makine başındakilere dönerek, “Abi, bu delikanlı da Yazıcalıymış.” dedi gülerek. Dikiş makinesini durduran Baki emmi, “Başka nereli olmasını bekliyordun? Paşa da senin gibi Yazıcalı.” dedi. Abim de dâhil, hep birlikte gülüştüler.

İsmail emmi bizim getirdiklerimizi de masaya serip ütüyü üstünde gezdirdi. İş bitince babamın elbiselerini askıya, önlükleri de torbaya güzelce yerleştirdi. Abim torbayı omzuna taktı, askının demirinden tutup sırtına aldı. Ben de öbür elinden tuttum. Geldiğimiz yoldan eve döndük.

Anam babamın elbiselerini askıdan çıkarmadan duvardaki çiviye taktı. Ablam önlükleri çıkarıp başka bir çiviye astı. Babam ertesi gün bu kıyafetleri giyip işe gitti. Babam iki gün görünmedi.

Ablam ile abimin okula gidecekleri günden önceki akşam geldi. Hepimiz sırayla o akşam yıkandık. Ertesi sabeh abimle ablam okul kıyafetlerini giydiler, babamla birlikte okula gittiler.

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KIBRISCIK MANİLERİ

HAYADLIK YAŞAMLAR – Bazlama ile Gözleme Kardeşliği

ANAM